Zaman Tüneli Serileri: Edinburgh – Londra

Zaman Tüneli Serileri: Edinburgh – Londra

Bu yazı çooook eski zamanlardan. Zaman tüneliyle 2007’ye gidiyoruz. Bakıyorum da, 5 senede ne kadar çok şey değişmiş. Yaşadığım şehir, işim, kızımın doğması derken değişmeyen tek şeyin gezi sevdamız olduğunu görüyorum. Bu durum beni sevindiriyor; ama biliyorum ki bu sevgili eşimden kaynaklanıyor. Beni bu sevdasına ortak ettiği ve yaşamı daha katlanılır hale getirdiği için ona teşekkür ediyorum.

Zaman: Eylül-2007.

Mekan: Newcastle-Edinburgh-Londra.

Üniversite sonrasında master eğitimi için Londra’da kalan kuzenimi ziyaret ediyoruz ve birlikte geziyoruz. O zamanlar Newcastle’da küçük ama sevimli bir evde kalıyor. Kuzen bizi havaalanından aldıktan sonra sadece 2 gece misafir edeceği evine gidiyoruz ve fırında nar gibi kızarmış tavuk yiyoruz. Zaman geçirmeden nehir kenarındaki bir pub’da biralarımızı içiyoruz.

Şehir izlenimlerimi paylaşırken elbette ki fotoğraflarla destekleyeceğim. Yalnız peşinen söyleyeyim ki hem kullandığımız makine hem de o zamanki fotoğrafa bakış açımla alakalı olarak çok iddialı değiller.

Newcastle ile ilgili hatırladıklarım; köprüsü akşamları ışıl ışıl. Bir üniversite şehri olduğu için sokaklar gençlerle dolu. Tematik partilere uyumlu olarak kimi pijamalı, kimi bir çizgi film kahramanı. Bira; tabi ki olmazsa olmazlardan.

Ertesi sabah hızlı trenle İskoçya sınırlarına, Edinburgh’a gidiyoruz. Hızlı trene ilk defa binişim burada olmuştu ve bu konforlu seyahat çok hoşuma gitmişti. 2 saat sonra Edinburgh’daydık. Edinburgh, manzarasıyla çarpıcı bir şehir. Şehir, eski volkanların ve kayaların üzerinde yer alıyor. Öncelikle tarihi kaleye gittik.

 

Aramızdan bazıları kendini fazlasıyla kaptırmış sanırım?!

Bilet aldıktan sonra gezdiğimiz kalede; savaş silahları, çeşitli orduların kıyafetleri vb. gördükten sonra şehir merkezinde dolanmaya başladık. İskoçya’nın çok çeşitli viskilerinin tanıtıldığı ve içebileceğiniz viski tadım merkezlerinden birini gezdik.

Edinburgh kendine has mimarisi, renkli sokakları, arnavut kaldırımlı yollarıyla bir gününüzü eğlenceli geçirebileceğiniz bir yer. Şehrin alışveriş sokağı olan Princess Street’de alışveriş keyfini yaşamadan, Royal Botanic Garden’daki envai çeşit renkli çiçekleri seyre dalmadan ve Royal Mile (Kraliyet Yolu)’da yürümeden dönmeyin.

 

Tabi bir de etekli gayda çalan İskoç sanatçılarla fotoğraf çektirmeden olmazdı!

Öğleden sonra Newcastle’a geri döndük. Yorgun bir günün ardından güzel bir uyku çektik ve ertesi gün Londra’ya uçmak üzere havaalanındaydık.

Hyde Park’a yürüme mesafesinde olan otelimize yerleştikten sonra yürüyerek Piccadily Circus’a gittik. Kalabalık ve Times Square gibi neon ışıklarıyla aydınlatılan bir kavşak olan Piccadily Circus’un  100 yıldan uzun zamandır bu şekilde aydınlatıldığını öğrenince şaşırdım doğrusu.

Soho için Londra’nın kalbi demek yanlış olmaz herhalde. Ünlü müzikallere ev sahipliği yapan tarihi tiyatrolar, renkli cafe ve publar ve küçük China Town sayesinde sokaklar dopdolu, capcanlı. Biz de China Town’da gezerken kızarmış ördeklere özenerek bir Çin Lokantasına girdik ve tadını hala anımsadığım ördeği afiyetle yedik. Üstelik yediğimiz içtiğimiz bizim olsun demeden sizlerle de paylaştık.

Yemek sonrası müzikallerden çıkan şık insanlarla beraber sokak aralarında yürüdük. Yıllar sonra Broadway’de izleme imkanı bulacağım ve biletlerinin yok sattığı “The Lion King” in oynadığı tiyatronun önünde fotoğraf çektirmiş olduğumuzu görünce kendi kendime “evren bana ne kadar cömert davranıyor” diyerek pozitij enerjileri çağırdım.

Londra’daki son gecemizde biletini bir gün önceden arka sıralardan da olsa aldığımız “The Phantom of the Opera” müzikalini izledik ve hayran olduk.

Ertesi sabah Buckingham Palace’daki nöbet değişimini izlemek için sarayın demir parmaklıkları arasında yerimizi aldık. Derken, tarif edilmesi zor bir turist kalabalığı etrafımızı sardı. Saray askerlerinin nöbet değişimi bana göre özenli fakat fazlasıyla uzun. Kraliçe Elizabeth acaba balkona çıkar mı diye çocukça düşüncem anlık sürdü. Sonuçta bu da maymun gösterisi değil ki kadın her gün balkona çıkıp turistleri selamlasın!

Nöbet değişimi sonrası sadece yaz aylarında görülebilen ve halen kullanılmakta olan saray odalarının bir kısmının ziyarete açık olduğu müze alanına giderek pahalı olduğunu anımsadığım biletlerimizi aldık. İhtişamın, şaşaanın her yere sinmiş olduğunu gözlemlediğim sarayda en çok ilgimi çeken bölümler; kraliçenin gerçek mücevherlerinin, kraliyet taçlarının sergilendiği oda ve muhteşem düğünüyle ilgili tüm detayların (gelinliği, düğün videosu vb.) gösterildiği odaydı. Fotoğraf çekmek maalesef yasak. Sarayın bakımlı bahçeleri arasından ana caddeye çıktığımızda hala etkisi altındaydım.

Ana cadde boyunca yürüdükten sonra Westminster Abbey ve Parlamento Binasının hemen yanı başında bulunan Big Ben’e geldik. Dünyanın en büyük çanı Big Ben’de bulunuyormuş.

Westminster Abbey, Gotik yapısıyla krallık törenlerinin yapıldığı bir kilise. Krallık tahtı, kilisenin mihraplı bölümlerinin birinde korunuyormuş.

Fish&Chips yemeden olmaz diyerek Trafalgar Meydanı yakınındaki bir restoranda dinlendik. Sonrasında hareketli Trafalgar Meydanına gittik. Meydanın ortasındaki Nelson’s Column, Amiral Nelson’a ithaf edilen bir dikilitaş. Dikilitaşın üstündeki kabartmalar amiralin Fransız filosunu uğrattığı yenilgiler sonucunda ele geçirilmiş olan topların bronzundan yapılmış. Trafalgar Meydanı noel gibi kutlamalara ve çeşitli gösterilere ev sahipliği yapan, her daim kalabalık olan bir meydan.

Eylül ayı olmasına rağmen Thames Nehri kenarında yürürken havanın çok soğuk olduğunu ve yüzümün buz gibi olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Karşıdan gördüğümüz ve Londra’nın simgesi haline gelen London Eye manzarası eşliğinde ve Londra’nın köprülerinin yanından yürüyerek ünlü Tower Bridge’i fotoğrafladık. Köprünün özelliği; büyük gemilerin geçebilmesi için köprünün bir mekanizma ile yukarı doğru açılarak giriş izni vermesi.

Londra müzeler açısından çok zengin bir metropol. Gezdiğimiz bazı müzeler arasında British Museum, Transport Museum, Toy Museum, Holocaust Museum ve Imperial War Museum bulunuyor. Müzelerin ortak özelliği sizi gördüğünüz şeylere bir şekilde ortak etmesi. İzlediğiniz videoda, bastığınız düğmelerde çok şey bulacaksınız. Daha görmek isteyip de göremediğimiz o kadar çok müze vardı ki. Başka sefere diyerek avunuyorum.

London Dungeon ve Madame Tussauds’ Museum için indirimli bilet almak mümkün. London Dungeon, Londra’nın tarihsel olaylarını (Londra yangını, karındeşen Jack vb.) kostümlü aktörler eşliğinde çeşitli karanlık odalarda biraz ürkütücü biraz eğlenceli şekilde aktarılan bir müze. Başka şehirlerde de dungeonlara rastlamak mümkün. Hamburg, Edinburgh, Amsterdam bunlardan bazıları.

Madame Tussauds’ artık bilinen bir balmumu müzesi. Görülmesi şart değil ama bana kalırsa eğlenceli. Dünya liderleri bölümünde Atatürk de bulunuyor. Eskişehir’e yaptığım bir gezi sırasında öğrendiğime göre Atatürk’ün balmumu heykeli şu anda belediye başkanı olan Yılmaz Büyükerşen tarafından yapılmış.

Covent Garden, Viktorya zamanında sebze-meyve pazarı olarak kullanılıyormuş. Pazar kaldırıldıktan sonra burası mağazalar, restoranlar, kafeler ile turistik bir mekana dönüşmüş. Aynı zamanda da gösteri ve ses sanatçılarının da uğrak yeri olarak, kalabalıkların ilgisini çekmeye devam etmekte.

Londra’nın doğusunda bulunan Canary Wharf gökdelenli iş merkezlerinin bulunduğu bir bölge ve önemli finans merkezlerinden de birisi. Nehrin kenarındaki Canary Wharf özellikle akşam çok güzel görünüyor. Gökdelenlerin arası takım elbiseli insanlarla dolu. İş çıkışı restoranlar hınca hınç dolu. Dünya mutfaklarını bulabileceğiniz mekanlardan biz İspanyol Tapas Restoranını seçtik.

Ertesi sabah özellikle gitmek istediğim Notting Hill sokaklarında dolaştık. Mahalleyle aynı adı almış filmi benim gibi defalarca seyretmiş olanlar bu heyecanı anlarlar sanırım. Filmde Hugh Grant’in sahibi olduğu dükkan “Notting Hill” adıyla maalesef bir kitapçı olarak değil ama giyim dükkanı olarak ayakta. Renkli ve elit evleriyle, sakin bahçeleriyle düzenli ve kendine özgü bir yer. İnsanın burada yaşayası geliyor.

Notting Hill’de bulunan Portobello Road Market antikacıların ve 2. el dükkanların bulunduğu küçük bir sokak. Cumartesi günleri daha renkli olduğunu öğrendiğimiz sokakta birkaç antika dükkanı gezdikten sonra Hyde Park’a gittik.

Dünyaca bilinen en büyük parklardan biri olan Hyde Park, Londra’nın kaçış noktalarından. 249 hektarlık bir alanı kapladığını öğrendiğim parkı; yürüyüş veya koşu yapanlar, köpeklerini gezdirenler, anın keyfini çıkaran sevgililer, bebekleriyle vakit geçirenler, azıcık güneş gördüklerinde güneşlenmeye gelenler dolduruyor. Yaz aylarının ortalarında daha cıvıl cıvıl oluyordur mutlaka. Londra gibi bir metropolde canın sıkıldığında veya stres atmak istediğinde rahatsız edilmeden dinlenebileceğin bir yer olması ne güzel.  “Çimlere basmayın”, “Hayvanları beslemeyin” veya iyice abartıp “Fazla samimi oturmayın (!)”gibi levhalar da yok üstelik. Göldeki kuğuları, ağaçtan ağaca koşturan sincaplarıyla Hyde Park keyifli vakit geçirebileceğiniz sevimli bir park.

Çocukları olanlar hatta kendisi hala çocuk ruhu taşıyanlar için Hamleys ideal bir oyuncakçı. 250 yılı aşkın bir süredir markasını koruyan Hamleys dünyanın en büyük oyuncakçısı. Her katı ayrı güzel. Asla göz atıp çıkamayacaksınız, emin olun ve kendinizi kaybedin.

Alışveriş tutkunları! Alışverişimi şık bir mekanda yapayım, aynı zamanda kaliteli yemeğimi de yiyebileyim diyorsanız doğruca Harrods’a!

1824’de Charles Henry Harrod’ın 25 yaşındayken açtığı mağazayı bugün Al-Fayed ailesi temsil ediyor. Aileden Dodi Al-Fayed’i, Paris’te paparazzilerden kaçarken Prenses Diana ile birlikte geçirdikleri talihsiz kazadan anımsıyorsunuzdur. Giyim, aksesuar, ayakkabı, çanta, kozmetik, şarküteri, market, pastane, mobilya, dekorasyon gibi çeşitli bölümlerden ihtiyacınızı giderebileceğiniz Harrods özellikle indirim zamanı yaptığı şaşırtıcı ve iddialı indirimlerle çok rağbet görüyormuş, benden söylemesi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir