Yunan Adaları: Samos ve Mykonos

Yunan Adaları: Samos ve Mykonos

2006 yılının yazında uzun ve güzel bir tatil planlamaya başlamıştım. O dönemlerde cruise turları ile Yunan Adalarına giden reklamlar ilgimi çekince turları araştırdım. Turlar hem çok pahalı idi hem de zamanın büyük bir kısmı denizde geçiyor ve adaları gezmek ve denize girmek için kısıtlı bir zaman kalıyordu. Bunun üzerine herşeyi kendim planlayarak bir yurtdışı gezisi yapmaya karar verdim. İlk sefer olduğu için başlangıçta epey zorlandım. Bir sürü ada, bir sürü rota ve bir sürü otel seçeneği çıkıyordu. Kuşadası’na yazlığa gittiğimiz zamanlarda hemen karşıda görünen Samos’a günübirlik gidip dönen feribotları görmüştüm. Samos Yunanistan’a giriş yapmak için ideal bir kapı olarak gözüküyordu. Yoğun araştırmalar sonucunda Mikonos ve Santorini adalarının en gözde ve turistik açıdan popüler adalar olduğunu gördüm. Oralara kadar gitmişken Atina’ya da uğramanın uygun olacağını düşündüm ve rotayı çizdim. Kuşadası-Samos-Mikonos-Santorini-Atina-Samos-Kuşadası

1.gün Kuşadası-Samos-Mykonos

Rotayı çizdikten sonra Ankara Yunanistan Büyükelçiliğinden vizelerimizi aldık. Kuşadasından sabah erkenden kalkan küçük bir feribot ile Samos’a yaklaşık 2 saat süren bir yolculuk sonunda vardık. Samos adası ünlü matematikçi Pisagorun adası. Diğer Yunan adalarından en büyük farkı oldukça yeşil bir ada olması. Halkı Türklere çok alışık. Bir kısmı zaten Anadolu’dan göç etmiş ve Türkçe de biliyor. Günübirlik Kuşadasına gelip alışveriş yapıp geri dönüyorlarmış. Ne de olsa onlara vize yok.Sabah 9 da Samos limanına indik. Çocukluktan itibaren hakkında çok çeşitli bilgiler duyduğumuz ve değişik düşünceler kafamızda oluşan Yunanistan toprağına ayak basmanın şaşkınlığı ve biraz da ürkekliği ile etrafımıza bakınmaya başladık. İlk iş olarak Mikonos a gidecek bir gemiye bilet aldık. Saat 14 e kadar yaklaşık 5 saat vaktimiz vardı. Adayı gezmeye başladık.

Etrafta pek çok turist vardı. Çoğu yaşlı Alman turistlerdi. Bir kısmı da diğer Yunan adalarından gelip Kuşadasına devam edecek gençlerdi. Arka sokaklardan başlayıp turistik eşya satıcıları, lokantalar ve tavernalar arasından geçip adanın meydanına geldik. Meydanda klasik bir lokantaya oturduk. Öğle sıcağı olmasına rağmen ikram edilen adaya özgü tatlı şaraplardan içtik. Arkasından ilk defa uzoyu denedim. Klasik olarak söylendiği gibi rakıya çok benzeyen ama biraz daha aromalı bi içki gibi geldi bana. Uzo demişken söylemeden geçemeyeceğim. Yaşlı Yunanlı amcalar aynı bizim Egenin sahil kasabalarındaki kahvelere benzeyen mekanlara oturmuşlar ancak bizde içilen çayın yerini denizin karşı kıyısında uzo almış. Sabahın erken saatinden gecenin geç saatlerine kadar bu tablo pek değişmiyormuş.

Yemekten sonra bir kafeye oturduk. Garson Türk olduğumuzu öğrendiğinde çok sıcak davranmaya başladı. (Not: Yunanistan’da geçirdiğimiz 1 hafta boyunca en ufak bir kötü muamele veya söz ile karşılaşmadık. Türk olduğumuzu öğrenen herkes hemen gülümsüyor ve komşu, arkadaş, kardeş gibi kelimelerle bize hitap ediyordu. Bu arada konuştuğumuz Yunanlıların % 95 i en az bir kere ülkemize gelmiş ve Selçuk, İzmir ve İstanbulu ziyaret etmiş. Yine bize ilginç gelen bir nokta; bir kafe veya restorana oturduğumuzda gelen garson önce bizi Yunanlı zannedip kendi dilinde konuşmaya başlıyor ve daha sonra anlamadığımızı görünce çok şaşırıyordu. Bunda benim ve eşimin Selanik göçmeni ailelerden gelmesinin de katkısı olabilir ama söylemek istediğim insanların birbirine gerçekten çok benzediği.) Neyse Samostaki garson Mikonosa gideceğimizi öğrenince biraz burun kıvırdı. Çok güzel bir ada olmadığını ve kendisinin de hiç gitmediğini söyledi. Oradan Santorini ye geçeceğimizi öğrenince adeta gözlerinin içi gülümsedi ve orası rüya gibi bir yerdir dedi. Açıkcası bizi de bayağı heyecanlandırdı. Saat 14 de gemimize bindik. Yaklaşık 9 saatlik bir yolculuk olacaktı ve gece 23 civarında Mikonosda olacaktık.

Ancak bir sorun vardı. Mikonos ta kalacak yer ayarlamamıştım. Önceden internetten otellere bakmıştım ama high season olduğu için pek fazla yer kalmamıştı olanlar da çok pahalıydı. Ada ve liman hakkında çok fazla araştırma yapmadığım için gecenin ilerleyen saatlerindeki süpriz bizi epey ürküttü(!)

Çok büyük bir yolcu gemisinde çeşitli Yunan adalarına uğrayarak Mikonos a doğru ilerliyorduk. Gemi lüks yolcu gemilerinden olmamasına rağmen içinde disko, bar, çeşitli kafeterya ve restoranlar, güvertede büyük bir yüzme havuzu vb. çeşitli bölümler mevcuttu. İnsanlar bu tür uzun seyahatlere çok alışık görünüyorlar ve neresi olursa oraya havlularını serip uyuyorlardı. Bizse geceyi nerede geçireceğimizi düşünüyorduk. Ama çok da sorun etmiyorduk. Zira nasıl olsa liman şehrin merkezindeydi. (nerden biliyorsam) Gemiden iner inmez hemen yakındaki otellerden birine kapağı atacaktık. Gelin görün ki olay hiç de böyle gelişmedi. Saat 23:15 sularında geminin kapakları açıldı ve insanlar ve motorsikletler büyük bir gürültüyle limana doğru hareketlendi. Ancak bir terslik vardı. Etrafta hiç de bizim bildiğimiz limanlara benzer bir görüntü yoktu. Karanlığın ortasında, gecenin bir yarısı, en yakın yerleşim yerine (adanın merkezi) yaklaşık 5 km uzaklıkta, son derece rüzgarlı ve serin bir havada elimizde bavulumuzla kalakalmıştık. Eşimle birbirimize bakakaldık. Birden ellerinde resimli klasörlerle üzerimize doğru adamların geldiğini farkettik. Hepsi bize oda satmaya çalışıyordu. Açıkcası pek de güven vermiyorlardı. Fiyatlar da çok uçuk geliyordu. Yaklaşık 15 dakika kadar adamlarla cebelleşip bir türlü karar verememiştik. Otellerin hemen hepsi adanın merkeze uzak bölgelerindeydi. Bu arada eşim yaşlı bir amcayla konuşmaya başlamıştı. Amca yarım yamalak İngilizcesiyle otelinin merkeze yürüme mesafesinde olduğunu söylüyordu. Elindeki klasörde fotoğraflar da fena gözükmüyordu. Üstelik 60 euro gibi şimdiye kadar aldığımız en iyi fiyatı veriyordu. Açıkcası gecenin o vaktinde başka seçeneğimiz de kalmayınca amcanın 1970 lerdan kalma minibüsüne bindi ve Hotel Alex e doğru yol almaya başladık. Otel gerçekten de merkeze yaklaşık 1.5 km uzaklıktaydı. Oda gayet iyi görünüyordu. Hemen bavulları bırakıp merkeze doğru yürümeye başladık. Ne de olsa gece hayatı bu çılgın adada yeni başlıyordu.

Adanın dar sokakları ilk anda Bodrumu andırıyor ve insan kaynıyordu. Son derece şık giyinmiş insanlar ellerinde içkileri ile barlardan dışarı taşmış dans ediyor, kimisi sohbet ediyor, kimisi alkol ve müziğin etkisiyle bir kenarda kendinden geçmiş bir halde duruyordu. Eşimle sakin bir canlı müzik yapan mekana girdik. Daha girerken kapıdakilerin tuhaf bakışları ile karşılandık. Sanırım şort-tişört ve sandaletten oluşan kıyafetimiz mekana uymadı diye düşünürken içerideki birbiriyle sarmaş dolaş bir halde oturan onca insan içinde tek bayanın eşim olduğunu farkettik. Adanın meşhur(!) mekanlarından birinde olduğumuzu farketmemiz çok kısa sürmüştü. Bize pek uygun olmayan mekanı terkedip sahile Little Venice denen bölgeye gittik. Saat 03:00 olmuştu ve kasabanın merkezinde inanılmaz bir taksi sırası vardı. Çok yorgun olmamıza rağmen o sırada ayakta beklemeyi göze alamadık ve yürüyerek otelimize döndük.

2.gün Mykonos-Santorini

Ertesi sabah uyanıp otelimizin gece göremediğimiz manzarasını ve havuzunu keşfettik. Kahavaltıdan sonra gece korkarak yürüdüğümüz yoldan tekrar merkeze bu sefer keyifli bir biçimde yürüdük. Sokaklar insan kalabalığından kurtulunca çok daha şirin gözüktü gözümüze.

Dar sokaklarda kaybolup hediyelik eşya dükkanlarını gezerek öğleni ettik. Planımızda akşamüstü Mykonostan Santoriniye geçmek vardı. Feribot biletleri satan bir acenteye girdik ve bir başka kötü süprüzle karşılaştık. Acentadaki sinirli ve çat pat İngilizce bilen genç kız bize Santorini feribotuna hiç yer olmadığını söylüyordu. Neyse bir gece daha kalırız dedik ama yarın, ertesi gün ve daha ertesi için de hiç yer yoktu. High season olması ve adalar arası trafiğin inanılmaz derecede yoğun olması nedeniyle önceden yer ayırtmak gerekiyormuş. (Benzer rotayı takip edecek arkadaşlara önemli bir uyarı) Planı değiştirip Atina ya gidelim dedik ama oraya da yer bulamadık. Şoka girmiş bir şekilde acenteden çıktık. Adada kalakalmıştık. Klasik Türk davranışı olarak geri döndük ve bunun başka bir yolu yok mu bize yardımcı olsanız dedim. Kız halimize acımış olacak ki ‘akşam Paros adasına bir feribotumuz var başka firmanın da Paros-Santorini feribotu var o şekilde gidebilirseniz’ diyince çok mutlu olduk ve aktarmalı da olsa Santorini ye ulaşabileceğimizi öğrendik. Keşke bu yardımı 5 dakika önce yapsaydın deyip tekrar adayı dolaşmaya çıktık.

Adanın sembolü pelikanlarla kumsalda karşılaştık. İnsana son derece alışmışlardı. Onları kendi haline bırakıp adanın bir başka ünlü yapısı olan yeldeğirmenlerinin bulunduğu tepeye doğru yol aldık.


Aslında adanın çok ünlü plajları var. Biz merkezde gezerken insanlar akın akın plaj kıyafetleriyle otobüslere doluşup beach lere doğru hareket ediyordu. Ancak bizim süremiz kısalmıştı. Otelimize dönüp akşamüstüne kadar havuzda zaman geçirdik. Daha sonra valizimizi toplayıp taksiyle limana hareket ettik ve Santorini için aktarma yapacağımız Paros feribotuna bindik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir