ABD’de bir Kış Tatili -Bölüm 1: Las Vegas

ABD’de bir Kış Tatili -Bölüm 1: Las Vegas

Uzun zamandır heyecanla beklediğim ABD’deki ilk kış tatilimize Las Vegas’ta başlamaya karar verdik. Plana göre ben Santa Cruz’dan, Alper ve Deniz ise Boston’dan geleceklerdi ve hep beraber Vegas’da buluşacaktık. 21 Aralık 2009’da San Francisco’dan Los Vegas uçağına atladığımda bir ABD ikonu olan Vegas’ı ve uzun süre ayrı kaldığım dostlarımı görecek olmam nedeniyle oldukça heyecanlıydım. Low-cost havayolu Southwest ile yaptığım seyahat yeterince konforluydu (iki kez çerez ve içecek ikramı oldu, low-cost için süper…). Ayrıca bileti alırken farkettiğim ve ilk defa yaşadığım tecrübe ilginçti. Uçağımız San Francisco’dan kalktıktan sonra Los Angeles’a indi. Burada L.A. yolcuları uçağı terkettikten sonra yeni yolcular bindi ve uçak Vegas’a doğru yol almaya başladı. Ben Las Vegas’da inerken uçağın bir sonraki durağında inecek yolcuların yerlerinde kalmaları için anons yapılıyordu. Aklıma küçükken Ankara-Çanakkale arasında yaptığım otobüs yolculukları geldi. O seyahatlerde de bazı yolcular aradaki şehirlerde iner yerlerine yenileri binerdi. Bir uçak yolculuğunda “yolculuk ne tarafa bilader?” sorusunun abes olmayabileceğini de bu vesileyle öğrenmiş oldum.

Las Vegas
Bir kumar cennetine geldiğinizi McCarran havaalanının hertarafına serpiştirilmiş oyun makinelerinden hemen anlayabiliyorsunuz. Makinelerin başına oturmuş yaşlıca teyzeler (hatta nineler) oldukça ilginç bir görüntü doğrusu. Kendi anneannemi o makinelerin başında kol çekerken hayal bile edemiyorum, burada ise oldukça alışılmış birşey gibi görünüyor.
 

Bu ufak şaşkınlığı atlattıktan sonra valizimi aldım ve hemen Alper’i aramak için telefonumu açtım. Malum onlar şehir hakkında oldukça bilgi edinmiş olduklarından hiçbir ön araştırma yapmamıştım. Ama Alper ve Denizin bana kötü bir sürprizleri vardı. Karrtınası yüzünden uçakları kalkamamıştı ve en erken 2 gün sonra geleceklerdi. Bir anlık şoku atlattıktan sonra otelin yolunu tuttum.

Excalibur Hotel & Casino, Vegas’ın ana caddesi olan Stripin güney ucundaki otellerden. Otele girdiğimde yaklaşık 30 bankonun önünderalanmış checkin checkout yaptırmak isteyen 100’den fazla müşteri kitlesini bir otelde ilk defa burada gördüm. Sıra bana geldiğinde ise kuyruk aynen olduğu gibi duruyordu. Otelin teması bir ortaçağ şatosu. Vegas’da müşterilerin casino bölümünde kalmalarını sağlamak için otel odalarının pek kaliteli olmadığını duymuştum. Excalibur da bunu doğruladı. Yine’de bu kalitedeki bir otel için ucuz sayılır (30 USD/gece).

Excalibur Hotel & Casino – Las Vegas

Otele yerleştikten sonra resepsiyondaki görevliden aldığım küçük harita ve tüyolar doğrultusunda şehri keşfetmeye başladım. Vegas’da birçok otelin birbirine yer altından ya da tren (ücretsiz) bağlantısı var. Birçok otel arasında hiçşarı çıkmadan mağazalara ve restoranlara girip çıkabilirsiniz. Eğer biraz dalgınsanız, kendinizi kolayca başka bir otelde bulabilirsiniz. Bunun için adımınızı dışarı atmanıza gerek yok.

Ben de nasıl olsa her gece Excalibur’a döneceğim için ilk olarak yandaki Luxor’a geçtim. Luxor siyah camdan bir piramit şeklinde (Böylece Mısır’a gitmeden piramitleri ve sfenksleri görmüş olduk). Luxorun içi Excalibur’a göre daha lüks. Ayrıca bir piramitin içinde dolaşmak farklı bir izlenim veriyor.

Luxor – Las Vegas

Burada her şeyin çakması var

Las Vegas’ta yalnızsanız ve kumar, alış-veriş, fuhuş üçgeninden uzak durmak istiyorsanız, yapılabilecek en güzel aktivite son derece lüks ve ihtişamlı tematik otelleri gezmek ve bu otellerdeki şovları izlemek. Arkadaşlar gelene kadar 2 tam günüm olduğu için neredeyse bütün otelleri gezmersatım oldu:

Monte Carlo: Las Vegastaki orta kalite otellerden. Tabii ki Vegasdaki orta kalitenin normal standartların üzerinde olduğu unutulmamalı.

Aria ve Crystals: İlginç mimariye sahip bitişik iki otel.

MGM Grand: Otelin girişindeki dev aslan figürü ilgi çekici. Ayrıca otelin içerisinde cam kafesin içinde canlı aslanlar görmek mümkün. Biz oradayken aslanları beslediler. Ormanların kralı aslan burada adeta maymun olmuş. Kocaman hayvanları cam kafesin kenarlarına attıkları et parçaları ile besliyorlar. Aslancıklar da camdaki etleri yalaya yalaya yiyorlar. Ama o belgesellerde ceylanları parçalayan, buffalolara saldıran kaslı hayvanın bu şekilde karnını doyurduğunu görmek biraz komik oluyor doğrusu.

Bellagio: Gördüğüm en güzel otel. Önündeki havuzdaki (ya da küçük gölet) su şovu izlemeye değer. İnsanoğlunun parasını ve enerjisini güzel şeylere harcayarak neleri başarabileceğinin bir göstergesi.

Ceasar’s Palace: Görülmesi gereken güzel otellerden biri. Trevi çeşmesini, Collesseum’u, Roma forumunu ve hatırlayamadığım birçok Roma simgesinin taklitlerini burada bulabilirsiniz.

Imperial Palace ve Harrah’s: Orta kaliteli otellerden. Imperial Palacedaki Klasik Otomobil Müzesi benim gibi otomobil meraklıları için ilgi çekici olabilir.

Müzeden otomobil satın almak da mümkün. Örneğin aşağıda gördüğünüz 1929 model klasik otomobil yaklaşık 1,5 milyon dolara sizin olabilir

Eğer biraz daha yeni ve ekonomik birşeyler arıyorsanız, aşağıdaki Rolls Royce’a ne dersiniz?

Treasure Island: Adından da anlaşıldığı gibi hazine adası konseptli bir otel. Oteldeki korsan şovu benim orada bulunduğum dönemde iptal edilmişti, o yüzden izleme şansım olmadı.

New York & New York: Dış görünüşü New York’un en popüler sembolleri bir araya getirilerek oluşturulmuş. İçi kaliteli restoranlarla dolu vakit geçirilebilecek bir otel. Özgürlük Heykeli, Brooklyn Köprüsü, Empire States Building burada görülebilecek çakma eserlerden.

Paris Las Vegas: Paris’i uzaklarda aramayanlar için…

The Venetian ve Palazzo: İki otel birbirine bitişik. Benin favorim ise The Venetian. Venedik konseptli otel gerçekten süper. İçerideki ışıklandırma insana her zaman gündüzmüş havası veriyor. Akşama doğru ilk kez girdiğimde kendi kendime bir an için “Ne oldu yahu, demin güneş batmıyormuydu şimdi nasıl gündüz oldu” dediğimde yaşadığım şaşkınlık gerçekten ilginçti.

The Mirage: Yanardağ şovu mevcut.

Otellerin içinden çeşitli manzaralar…

Arkadaşlara kavuşma…

İki günlük rötardan sonra Alper ve Deniz de nihayet 23 Aralık 2009 günü Las Vegas’a vardılar. Ben artık mekanın yerlisi olduğum için arkadaşların sınırlı vakitlerini verimli harcamaları adına hemen kompakt bir Vegas gezisi yaptık. Ayrıca sona bıraktığım, Strip’in biraz uzağında kalan Downtown ve Stratosphere Hotel & Tower’ı da beraber görme imkanı yakaladık. Stratosphere şehri tepeden gören oldukça yüksek bir kule. En tepesinde ise adrenalin sevenler için çeşitli roller-coaster ve theme park tarzı eğlencelikler var. Alper’in “Ben bunların hastasıyım, aman kaçırmayalım” ısrarlarıyla ben de tecrübe ettim. Binerken eğer düşüp ölürsek bunun ne kadar salakça bir ölüp şekli olacağını düşünüp durdum. İndikten sonra ise bu güzel adrenalin macerasını yaşattığı için Alper’e teşekkür ettim. Alper ise pek memnun kalmamıştı. Daha önce yaşadığı maceraların bundan çok daha iyi olduğunu anlattı durdu. Senelerdir tanıdığım arkadaşımın böyle bir roller-coaster tutkusu olduğunu öğrenmek de Vegas’ta bir kulenin tepesinde nasip olmuştu…

Stratosphere Tower’dan Gece Manzarası – Las Vegas

Stratosphere Tower’dan sonra Las Vegas’taki son gecemizi şehrin ilk merkezi olan downtown bölgesini görmeye ayırdık. Fremont Street Experience denen ve tepesi dev bir dijital ekranla kaplı trafiğe kapalı alan ışıl ışıldı.

Fremont Street Experience’ın sonuna kadar yürüdüğümüzde gördüğümüz bir restorant birden zihnimde bir kıvılcım çaktırdı ve bu restoranın bir yerlerde Vegas’taki en iyi yemek yenebilecek yerler arasında seçildiğini arkadaşlara söyledim. Sağolsun onlar da beni kırmadılar ve Vegas’ta geçirdiğim 4 gün boyunca yediğim en güzel ve en ucuz yemekleri (tapas) tatma fırsatını Firefly’da yakaladık.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir